top of page

Yapay Zekâ Çağında Sanatın Değeri: Eser mi, Deneyim mi?

  • Yazarın fotoğrafı: Esra OBUT
    Esra OBUT
  • 6 gün önce
  • 8 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 24 saat önce



Yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce Platon, mağara alegorisinde insanların gölgeleri gerçek sanma eğiliminden söz ediyordu. Bugün ise mağaranın duvarına yansıyan gölgelerin yerini ekranlar aldı. Sosyal medya akışları, algoritmalar, yapay zekâ araçları ve sürekli çoğalan dijital içerikler arasında yaşıyoruz. Bilgiye hiç olmadığı kadar yakınız; fakat belki de ilk kez, gerçeklikle olan ilişkimiz bu kadar karmaşık hâle geldi.


Üstelik bu karmaşa artık yalnızca haberler, görüntüler ya da dijital kimliklerle sınırlı değil. İnsan yaratıcılığına ait olduğunu düşündüğümüz alanlara da uzanıyor. Uzun yıllar boyunca sanat, edebiyat ve müzik gibi yaratıcı uğraşlar insan deneyiminin en özgün ifadeleri olarak görüldü. Ancak son birkaç yılda yapay zekâ bu alanlarda da etkileyici sonuçlar üretmeye başlayınca, eski sorular yeni bir biçimde geri döndü.


Yapay zekâ artık şiir yazabiliyor, hikâye kurgulayabiliyor, resim üretebiliyor ve müzik besteleyebiliyor. Birkaç yıl öncesine kadar yalnızca insan yaratıcılığına ait olduğunu düşündüğümüz alanlara hızla giriyor. Bu nedenle son yıllarda aynı soru tekrar tekrar soruluyor: Yapay zekâ sanat yapabilir mi? Ancak yapay zekâ etrafında dönen tartışmaların bizi götürdüğü yer belki de bu sorunun ötesinde çünkü yapay zekânın ortaya çıkışı bize çok daha temel bir soruyu yeniden sorduruyor:


Sanatı sanat yapan şey nedir?


Bu sorunun peşine düşen isimlerden biri Margaret Atwood. Atwood yaratıcılığı hiçbir zaman yalnızca kelimeler üretme becerisi olarak görmedi. Ona göre bir romanı değerli yapan şey sayfaların üzerindeki sözcükler değil, o sözcüklerin arkasındaki insan deneyimidir. Bir yazar yalnızca okuduklarının toplamı değildir. Yaşadığı hayatın, korkularının, kayıplarının, arzularının ve dünyayı algılama biçiminin taşıyıcısıdır.


Bu nedenle Atwood için sanat yalnızca ortaya çıkan ürün değildir. Sanatçı ile eser arasında kurulan görünmez bağdır. Bir şiiri okurken yalnızca şiiri okumayız; onu yazan insanın dünyaya nasıl baktığını da anlamaya çalışırız. Bir romanın içinde yalnızca olay örgüsü aramayız, başka bir insan bilincinin izlerini takip ederiz.


Atwood'un yıllardır farklı biçimlerde işaret ettiği nokta da, insanların yalnızca hikâyelere bağlanamayacağı, o hikâyeleri anlatan insanlara da bağlanacağıdır. Bir roman okurken yalnızca olayları takip etmeyiz. O dünyayı gören gözleri, o cümleleri kuran zihni ve o satırların arkasındaki hayatı da merak ederiz. Belki de bu yüzden yapay zekâ bir metnin biçimini üretebilirken, bir insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi üretemez.


Yapay zekâysa burada farklı bir yerde durur. Büyük dil modelleri milyarlarca metni işleyebilir, üslupları taklit edebilir ve biçimleri yeniden üretebilir ama onların geçmişi, çocukluğu, kaybı, korkusu veya ölümü yoktur. Bir yasın içinden geçmemiş, bir aşkın içinde yaşamamış, bir gece boyunca ölüm korkusuyla uyanık kalmamışlardır. Tam da bu nedenle yapay zekâ sanatın biçimini taklit edebilir fakat sanatın kaynağı olan insan deneyimini üretemez.


Bu noktada tiyatrocu Ege Maltepe'nin Shakespeare Shakspere mi? oyunu üzerine yaptığı değerlendirmeler dikkat çekici bir perspektif sunuyor. Maltepe, "Yapay zekâdan öğrenilecek Hamlet gerçek bir insanın 3D yazıcıdan çıkmış kopyası gibi bir şey" diyor. Bu benzetme ilk bakışta sert görünebilir ama altındaki soru oldukça önemli: Bir eseri gerçekten tanımak ile onun hakkında bilgi sahibi olmak aynı şey midir?


Shakespeare'i bir özetten öğrenmek ile Hamlet'in sayfaları arasında kaybolmak aynı deneyim değildir çünkü sanat çoğu zaman bilgi aktarmaktan çok dönüşüm yaratır. Bizi değiştiren şey yalnızca eserin kendisi değil, onunla kurduğumuz uzun ve kişisel ilişkidir.


Bir kitabı okumakla onun özetini bilmek aynı şey değildir. Bir sanat eserini deneyimlemekle onun hakkında bilgi sahibi olmak da aynı şey değildir. Belki de yapay zekâ çağının en büyük yanılsamalarından biri burada ortaya çıkıyor. Bilgiyi deneyimin yerine koymaya başlıyoruz. Bir romanı okumadan hakkında konuşabiliyor, bir tabloyu görmeden yorumlayabiliyor, bir düşünceyi onunla mücadele etmeden sahiplenebiliyoruz. Jean Baudrillard'ın simülasyon teorisini hatırlarsak, sorun yalnızca kopyaların çoğalması değildir. Sorun, kopyaların gerçeğin yerini almaya başlamasıdır. Sanat alanında da benzer bir eşikte olabiliriz.


Aslında sanat dünyası bu sorularla yapay zekânın son yıllardaki yükselişinden çok daha önce karşılaşmaya başlamıştı. Sanatçılar onlarca yıldır makinelerin yaratıcı süreçte nasıl bir rol oynayabileceğini araştırıyor. 1970'lerde Harold Cohen'in geliştirdiği AARON sistemi, bilgisayarın kendi kuralları içinde çizimler üretebildiği ilk örneklerden biriydi. Daha sonra Mario Klingemann yapay zekâ ile portreler ve sürekli değişen görsel kimlikler üretirken, Sougwen Chung insan ve makinenin birlikte yaratabileceği alanları araştırdı. Trevor Paglen ve Hito Steyerl ise dikkatlerini makinenin ne ürettiğinden çok dünyayı nasıl gördüğüne ve nasıl sınıflandırdığına çevirdiler. Yapay zekâ destekli sanat bugün Refik Anadol gibi isimlerle daha görünür hâle gelmiş olsa da, aslında bizi giderek aynı soruya yaklaştırıyor: Bir şeyi esere dönüştüren şey üretim midir, yoksa anlam mı?


Bugün yapay zekâ ile üretilen görseller milyonlarca kez paylaşılabiliyor. Yüzlerce şiir birkaç saniye içinde yazılabiliyor. Sonsuz sayıda hikâye üretilebiliyor. Fakat bütün bu üretim bolluğunun ortasında başka bir soru beliriyor:


Eğer her şey üretilebiliyorsa, değer nerede oluşuyor?


Bu sorunun en görünür örneklerinden biri bugün Refik Anadol'un çalışmalarında karşımıza çıkıyor. Anadol, milyonlarca görsel veri parçasını, müze arşivlerini ve doğaya ait veri setlerini yapay zekâ sistemleri aracılığıyla yeniden işleyerek büyük ölçekli görsel deneyimler üretiyor. Özellikle MoMA'da sergilenen Unsupervised çalışması, bir sanat koleksiyonunun makine tarafından yeniden hayal edilmesi olarak yorumlandı. Belki de tam bu noktada tartışma teknolojiden uzaklaşıp yeniden insana dönüyor. Bu eserler karşısında izleyicilerin yaşadığı hayranlık kadar sanat dünyasının sorduğu sorular da dikkat çekici: Bizi etkileyen şey algoritmanın kendisi mi, yoksa o algoritmayı bir sanat pratiğine dönüştüren insan niyeti mi?


Belki de bugün yapay zekâ karşısında yaşadığımız şaşkınlığın nedeni tam olarak budur çünkü ilk kez insan yaratıcılığına benzeyen çıktılar üreten fakat insan deneyimine sahip olmayan bir sistemle karşı karşıyayız.


Yapay zekâ şiir yazabiliyor, hikâye kurabiliyor, tablo üretebiliyor, hatta zaman zaman ortaya koyduğu sonuçlarla bizi duygulandırabiliyor. Fakat bütün bunları yaparken aşk yaşamıyor, yas tutmuyor, özlem duymuyor ya da ölüm korkusuyla yüzleşmiyor. Ürettiği şeyler insan deneyimine benzeyebiliyor ama o deneyimin kendisinden doğmuyor. Belki de bu yüzden yapay zekâ deneyimi değil, deneyimin izini üretiyor.


Bir aşk şiirinin biçimini kurabiliyor ama âşık olmuyor. Bir ağıdın ritmini taklit edebiliyor ama kaybetmiyor. Bir karakter yaratabiliyor ama yaşamıyor. Ortaya çıkan şey kimi zaman deneyimin kendisine şaşırtıcı ölçüde benzeyebiliyor. Ancak benzerlik ile yaşanmışlık arasında hâlâ aşılması mümkün olmayan bir mesafe bulunuyor.


Bu ayrım küçük gibi görünse de, sanatın merkezindeki sorulardan birine dokunuyor çünkü sanat tarihine baktığımızda insanların yalnızca estetik biçimlere değil, o biçimlerin arkasındaki yaşanmış hayata da değer verdiğini görüyoruz. Belki de bugün yapay zekâ tartışmalarının merkezinde tam olarak bu gerilim bulunuyor. Bir tarafta giderek kusursuzlaşan taklitler, diğer tarafta yaşanmış hayatın bıraktığı izler var.


Yapay zekâ Shakespeare gibi yazabilir, Van Gogh'u andıran resimler üretebilir ya da Özdemir Asaf'ın ritmine yaklaşabilir. Fakat sanat tarihine baktığımızda, insanların yalnızca biçimlere değil, hayatlara da değer verdiğini görüyoruz çünkü sanat eserleri çoğu zaman yalnızca estetik nesneler değillerdir; aynı zamanda insan deneyiminin kayıtlarıdır. Belki de geleceğin sanat tartışmaları teknik yeterlilik etrafında değil, anlam etrafında şekillenecek çünkü mesele artık yapay zekânın üretip üretememesi değil, neden ürettiğidir.


Bugün yapay zekânın bir şiir yazabilmesi ya da bir tablo üretebilmesi giderek daha az şaşırtıcı hale geliyor. Her yeni modelle birlikte teknik sınırlar biraz daha ileri taşınıyor. Ancak teknik yeterlilik arttıkça başka bir soru öne çıkıyor:


Üretmek ile yaratmak aynı şey mi?


Bir şiiri şiir yapan şey yalnızca sözcüklerin yan yana gelişi değilse, bir tabloyu değerli kılan şey yalnızca renklerin uyumu değilse, sanatın asıl kaynağını nerede aramalıyız?


Belki de sanatın değeri ortaya çıkan sonuçta değil, o sonucun doğduğu yerde saklıdır. Bir insan yazarken yalnızca metin üretmez. Dünyayı anlamaya çalışır. Kendini anlamaya çalışır. Kaybettiklerini korumaya, korkularını dönüştürmeye ve başkalarıyla görünmez bağlar kurmaya çalışır. Bu nedenle sanat çoğu zaman bir ürün olmaktan çok bir anlam arayışıdır.


Yapay zekâysa bu arayışın sonucuna benzeyen şeyler üretebilir. Bir aşk şiirinin biçimini kurabilir, bir yasın dilini taklit edebilir, bir romanın yapısını yeniden oluşturabilir. Ancak bunları yaparken o anlam arayışının kendisini yaşamaz. Belki de insan üretimiyle yapay zekâ üretimi arasındaki en önemli fark birinin deneyimden, diğerininse deneyimin izlerinden doğmasından ortaya çıkar.


Refik Anadol'un veri manzaraları, Sougwen Chung'un insan–makine ortak üretimleri, Mario Klingemann'ın tekinsiz portreleri ya da Hito Steyerl'in dijital görüntü eleştirileri birbirinden çok farklı işler gibi görünebilir. Ancak hepsi aynı sorunun etrafında dolaşıyor: Bir eseri değerli yapan şey yalnızca ortaya çıkan sonuç mudur, yoksa o sonucun taşıdığı anlam mıdır? Yapay zekâ destekli sanatın yükselişi belki de bu yüzden önemli çünkü bu çalışmalar bize sanatın sonunu değil, sanatın ne olduğunu yeniden sorma fırsatı veriyor.


Burada yapay zekâ ile sanat yapan sanatçılarla yapay zekâya yalnızca sanat benzeri bir çıktı üretmesi için prompt yazan kullanıcılar arasında önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bu ayrım, yapay zekâyı küçümsemek ya da prompt yazmayı değersizleştirmek için değil; sanat pratiğinin nerede başladığını daha doğru görebilmek için önemlidir.


Yapay zekâyla sanat yapan sanatçı çoğu zaman yalnızca bir görüntü istemez. Bir sistem kurar, bir veri seti seçer, bir estetik problem belirler, bir kavramsal çerçeve oluşturur ve ortaya çıkan sonucu daha geniş bir düşünsel bağlama yerleştirir. Refik Anadol'un veri setleriyle, müze arşivleriyle ve mimari mekânlarla kurduğu ilişki; Sougwen Chung'un robotik sistemlerle insan elinin ortak hareketini araştırması; Trevor Paglen'in makinenin dünyayı nasıl gördüğünü ve sınıflandırdığını sorgulaması bu nedenle yalnızca "Yapay zekâyla üretilmiş görüntüler" olarak okunamaz. Bu çalışmaların merkezinde araçtan çok aracın neyi görünür kıldığı sorusu vardır.


Buna karşılık yalnızca bir yapay zekâ aracına "Van Gogh tarzında bir resim yap", "melankolik bir aşk şiiri yaz" ya da "fütüristik bir şehir görüntüsü oluştur" demek, her zaman aynı düzeyde bir sanat pratiği anlamına gelmez. Böyle bir prompt, kuşkusuz bir fikir, bir istek ya da bir görsel yönelim içerebilir. Fakat çoğu zaman sanatçının uzun süreli araştırmasını, malzemeyle kurduğu ilişkiyi, deneme yanılma sürecini, kavramsal sorumluluğunu ve ortaya çıkan işi dünyaya nasıl yerleştirdiğini taşımaz. Buradaki fark, yalnızca çıktının kalitesinde değil, üretimin arkasındaki düşünsel derinliktedir.


Bir sanat uzmanı açısından bakıldığında, yapay zekâyla üretilmiş bir görüntüyü sanat yapan şey yalnızca görüntünün etkileyici olması değildir. Önemli olan, o görüntünün hangi sorudan doğduğu, hangi bağlamda ortaya konduğu, neyi dönüştürdüğü ve izleyiciyle nasıl bir anlam ilişkisi kurduğudur. Sanat tarihinde her yeni araç benzer bir tartışma yaratmıştır. Fotoğraf çıktığında resmin sonu gelmemiş, aksine resim kendi imkânlarını yeniden düşünmek zorunda kalmıştır. Video, performans, enstalasyon ve dijital medya da sanatın malzemesini genişletmiş ama sanatı yalnızca araca indirgememiştir. Bu nedenle yapay zekâ sanatında asıl ayrım, "insan mı yaptı, makine mi yaptı?" sorusundan çok daha karmaşıktır. Daha önemli soru şudur: İnsan bu sürecin neresindedir? Yalnızca sonucu isteyen kişi midir, yoksa sistemi kuran, soruyu belirleyen, malzemeyi seçen, sonucu yorumlayan ve ortaya çıkan işi anlamlı bir bağlama yerleştiren kişi midir?


Prompt yazmak yaratıcı sürecin bir parçası olabilir. Hatta güçlü bir sanat pratiğinin içinde kullanıldığında, sanatçının eskiz defteri, kamera, fırça ya da kurgu masası gibi işlev görebilir. Fakat tek başına prompt yazmak, çoğu zaman bir eserin bütün yaratıcı sorumluluğunu taşımaya yetmez çünkü sanat yalnızca bir sonuç üretmek değil, o sonucun neden var olduğunu da kurmaktır.


Belki de yapay zekâ çağında sanatçıyı prompt kullanıcısından ayıran temel fark burada ortaya çıkar. Sanatçı yapay zekâdan yalnızca bir çıktı almaz; onunla bir mesele kurar. Aracı kendi düşüncesine dahil eder, sınırlarını araştırır, hatalarını ve imkânlarını görür, ortaya çıkan şeyi kendi dünyasıyla, sanat tarihiyle ve izleyici deneyimiyle ilişkilendirir. Yani yapay zekâyı yalnızca üretim makinesi olarak değil, düşünsel bir malzeme olarak kullanır. Bu yüzden yapay zekâ ile sanat yapmak, yapay zekâya sanat benzeri bir görüntü ürettirmekten farklıdır. İlki, bir estetik ve düşünsel araştırma alanı açabilir. İkincisiyse çoğu zaman etkileyici, hızlı ve yüzeyde başarılı bir üretim olarak kalabilir. Aradaki fark, yine yazının başından beri döndüğümüz yere çıkar: Bir şeyi esere dönüştüren şey yalnızca üretim değil, anlamdır.


Sanat tarihine baktığımızda, büyük eserlerin çoğunun teknik mükemmellikleri nedeniyle değil, insan deneyimini görünür kıldıkları için yaşamaya devam ettiğini görüyoruz. Shakespeare'i, Dostoyevski'yi, Virginia Woolf'u ya da Özdemir Asaf'ı bugün hâlâ okumamızın nedeni budur. Onlar bize yalnızca metinler değil, bir insanın dünyayı nasıl yaşadığını da bıraktılar. Belki de yapay zekâ çağında insanın rolü tam burada yeniden görünür hâle geliyor. Yapay zekâ yaratıcı sürecin birçok aşamasında güçlü bir araç olarak kullanılabilir. Araştırmayı hızlandırabilir, yeni alternatifler sunabilir ve sanatçının çalışma alanını genişletebilir ama neyin anlatılmaya değer olduğuna, hangi hikâyenin peşinden gidileceğine ve hangi duygunun anlam taşıdığına karar veren hâlâ insandır çünkü acıyı yaşayan, aşkı hisseden, kaybın ağırlığını taşıyan ve ölüm fikriyle yüzleşen hâlâ insandır.


Burada dönüp dolaşıp aynı soruya geliyoruz: Yapay zekâ çağında asıl mesele, yapay zekânın sanat yapıp yapamayacağı değil; sanatı mümkün kılan şeyin ne olduğudur.


Eğer sanat yalnızca teknik beceriden ibaret olsaydı, yapay zekânın ilerleyişiyle birlikte bu tartışma çoktan sona ermiş olurdu ama sanat hiçbir zaman yalnızca teknik beceri olmadı. Her zaman anlam üretme girişimi, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin dışavurumu ve kendisini olduğu kadar başkalarını da anlama çabası oldu. Bu yüzden yapay zekâ belki de sanatın sonunu getirmiyor; tam tersine, sanatın ne olduğunu yeniden düşünmemizi sağlıyor. Yapay zekânın yükselişiyle birlikte bir şiiri unutulmaz yapan şeyin, bir romanı onlarca yıl sonra bile canlı tutan gücün ya da bir tabloyu milyonlarca görüntü arasından ayıran özelliğin ne olduğu yeniden görünür hâle geliyor. Bu soruların cevapları bizi teknolojiye değil, insana götürüyor çünkü o soruların peşinden dürüstçe gittiğimizde dönüp dolaşıp aynı yere varıyoruz: Sanatın merkezinde teknoloji değil, insan vardır.


Sanat en sonunda bir insanın başka bir insana ulaşma çabasıdır. Bir aşk şiirini unutulmaz yapan şey yalnızca kelimeler değildir; o kelimelerin arkasındaki özlem, kayıp, bekleyiş ve kırılganlıktır. Bir ağıdı kalıcı yapan şey yalnızca ritmi değildir; ölüm karşısında duyulan çaresizliktir. İnsanlar yüzyıllardır sanat eserlerinde kusursuzluğu değil, kendilerinden bir parça bulmayı arıyor. Belki de yapay zekâ çağının ortaya çıkardığı en önemli ayrım da burada yatıyor. Yapay zekâ üretmeyi öğreniyor; metinler yazabiliyor, görüntüler oluşturabiliyor ve insan yaratıcılığına benzeyen sonuçlar ortaya koyabiliyor. Fakat bir şeyi esere dönüştüren şey üretim değil, anlamdır. Bir eseri unutulmaz yapan şey nasıl üretildiği değil, neden var olduğudur ve o neden hâlâ insan deneyiminden doğuyor.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page